Haberler Sinema

İngiltere’nin Brokeback Mountain’ı olan God’s Own Country

GMag
Yazar: GMag

God’s Own Country’nin İngiliz yönetmeni Francis Lee, Ang Lee’nin 2004 yapımı filmini Yorkshire’a taşıyor.

Engelli babasının çiftliğinde çalışan ve çobanlık yapan John Saxby (Josh O’Connor) Jake Gyllenhaal’un karakterine benzemiyor. John şehre gittiğinde kapabildiğini kapıyor. Her seferinde ise eve sarhoş ve yalnız dönüyor. Ta ki Romanyalı göçmen Gheorghe (Alec Secareanu) ile tanışana kadar.

God’s Own Country iki erkeğin tutkusunu ve ihtiyaçlarını anlatıyor. Bu film basit bir aşk hikayesi. Brokeback Mountain ana akım medyanın göklere çıkardığı fakat eşcinsel erkeklerin ikiyüzlüce dürtülerinden kaçındığını anlatan küçük düşürücü bir filmdi. John ve Gheorghe cinselliğin, fizikselliğin ve duygusallığın karışık ilişkisini tecrübe ediyorlar.

 

Bir seks sonrası sohbette John’un kişisel açıklamaları Julianne Moore’un oynadığı Robert Altman imzalı Short Cuts (1993) filmindeki sahneye benziyor. Bu tabular yüzünden ana akım medya Brokeback Mountain’dan sonra gelen fakat bu filmin burjuva hassaslığından ve bayağı duygusallığından uzak filmleri uzun süre görmezden geldi.

John, Patrice Chereau’nun Queen Margot and Those Who Love Me Can Take the Train filmindeki Vincent Perez gibi rahat davranıyor. Bu sıradanlık filme otantik bir erotiklik katıyor.

Uluslararası medya God’s Own Country’yi politik sebepler için öcdü. Variety filmin “Brexit dönemi İngiltere’si için çok uygun olan göç destekçisi altmetnini” övdü. Kuir yaşamlar bir kez daha politik propaganda için sömürülmekte. Fakat film oldukça romantik ve insancıl.

John’un solgun yüzü kızgınlığı, gerginliği ve içindeki rahatsızlığı anlatıyor. Bir yere odaklanamayan gözleri uzaklara dalıp gidiyor. İletişim kurmaya alışık olmadığından Gheorghe’a olan bakışları filmi daha anlamlı kılıyor. Gheorghe’un büyük gözleri, kalın sesi, elmacık kemikleri siyah saçı ve sakalıyla birleşince harika bir tezatlık yaratıyor. Doğu Avrupa egzotikliği ve duyusal açıklığı D. H. Lawrence’dan da önceye giden romantik bir klişe ama çok da önemli. Sorunlu çocuk ve rüya gibi çocuk ikilisi her eşcinselin ideali. 

Francis Lee filmde gerçekçilik ekolünün ustalarından Mike Leigh’in etkileri olduğunu kabul ediyor. John’un komatoz babasının (Ian Hart) elini tuttuğu sahenede asla açıkça gösteremeyeceği yakınlık gözler önüne çıkıyor. Annesinin (Gemma Jones) idare etmeye çalıştığı suskun çaresizliği de belli oluyor. Bu sahneler Brokeback Mountain’ın bayat melodramatik sahnelerinden çok daha otnatik. Tıpkı Gheorghe’un “Burası çok güzel ama çok yalnızsın, değil mi? Çocukken çiftliğimden hiç ayrılmayacağımı düşünürdüm,” demesi gibi. Artık kıtayı aşmış olan Gheorghe kendine ait bir yere olan ihtiyacını belirtiyor. (“Artık yapamam. Biri vardı,” diyor.) Gheorghe’un ihtiyacı olan politik bir korumadan çok daha fazlası. Bu da John’un tensel özlemiyle uyuşuyor. Gheorghe’un bir kuzunun derisini yüzüp, postu yeni doğmuş bir bebeğe vermesi John’u etkiliyor. John Gheorghe’dan hoşlanıyor fakat bir yandan onun korumacı, sevgi, aşk ve şefkat dolu tarafını takdir ediyor.

Aşıklar ayrılıyorlar ama yeniden birleşiyorlar. Eşcinsellik onların uluslararası dili. (“Ucubesin sen. İbnesin,” diyor biri. Aldığı cevap “Sen de,” oluyor.) İkisi de sosyal engelleri kişisel yakınlıklarıyla aşmayı biliyorlar.

God’s Own Country’nin güzel yanı bir şeyleri Brokeback Mountain kadar gözümüze sokmaması. İskoç pop şarkıcı Billy Mackenzie’nin 1990 yılı albümü Wild and Lonely, eleştirmen John Demetry tarafından popüler kültürün eşcinsellik konusundaki ileri görüşlülüğünden geri dönmesini alaşağı ettiği için övmüştü. Belki de bu film için daha uygun bir isim olabilirdi ama God’s Own Country kendi felsefi ve ruhani argümanlarını öne sürebiliyor. John ve Gheorghe etrafa baktıklarında tatmin olmuş bedenleri ve uyanmış duyuları doğaya uyum sağlıyor.

OK_Jel_AnaBanner

1 Yorum

Yorum Yaz