Gökkuşağının Altında Müzik ve Eşcinsel-lik Politikası

 Gökkuşağının Altında Müzik ve Eşcinsel-lik Politikası
Digiqole ad

Müzik ve eşcinsel-lik politikasını ele alırken ilk belirtilmesi gereken diğer sanatlar gibi müziğin de kişi ve/ya da toplulukların kendilerini ifâde etme etme biçimlerinden biri olduğudur. Bu açıklama “Kadın-lık ve/ya da eşcinsel-lik sanatı var mıdır?” tartışmalarına bir yanıtı da berâberinde getirir.
Bir kadın-lık ve/ya da eşcinsel-lik sanatı vardır ve bu cümlenin aleyhtarı iddialar ancak karşıcinsiyetçi (heteroseksist) erkekliklerin ortadan kalktığı bir dünyâda geçerlilik kazanabilir.

Bu yazının asıl konusunu oluşturan ise belli başlı akım ve müzisyenlerden hareketle müzik târihinin eşcinsel-lik politikalarını belirlemede nasıl bir yol izlediğidir. Klâsik müziğin (özellikle de vokalin olmadığı yapıtların) incelenmesi ayrı bir uzmanlık alanı olduğundan yazıda gospel’dan başlayarak popüler müzik akımları konu edilmiştir. Aksi taktirde, Arcangelo Corelli (1653-1713), George Friedrich Händel (1685-1759), Hammamîzâde İsmail Dede Efendi (1778-1846), geyliği yüzünden intihara zorlanmış Piyotr İlyiç Çaykovski (1840-1893), lezbiyenliği yaşadığı dönemde de ayyuka çıkmış Ethel Smyth (1858-1944) ve yaşamı “Venedik’te Ölüm” romanına konu edilmiş Gustave Mahler (1860-1911) kolayca sayılabilir isimler arasında olup, yine klâsik müziğin çağdaş yorumcularından Müzeyyen Senar, Zeki Müren ve Bülent Ersoy (şarkıları) üstüne çeşitli yorumlar yapılabilir.

Bugünkü anlamda eşcinsel-lik politikasının temelleri Batı’da, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında atıldı. Sanayi devrimi sonrası kadınların birebir emek sürecine katılması ve homoseksüelliğin bir kategori olarak adının konulması eşitlik, özgürlük gibi tâlep mücâdelelerinin kamusal alana taşınmasını sağladı. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısı aynı zamanda modern bir eşcinsel-lik alt kültürünün doğuşuna sahne oldu. “Bu yeni yeni cinselleşen çağın hemcinsler üzerindeki etkisi en çok Almanya’da, özellikle de Berlin ve Hamburg’da kendini gösterdi. Bu nedenle Auden, Spender ve Isherwood bu şehirlerin çekimine kapıldılar – ki daha sonra diğer şehir merkezlerinde çok yavaş gelişmekte olan gey alt kültürüne dair şanlı haberleri yayarak bu şehirleri öveceklerdi -, böylece yirminci yüzyıl eşcinsel kent mitolojisinin temelini atıyorlardı ( tüm bunlar daha sonra Isherwood’un Hoşça kal Berlin, Kabare filmindeki 1970’lerin Studio 54’ünün Amerikan muadilleri için bir mihenk taşı oldu ).” Avrupa’nın çeşitli yerlerinde eşcinsel-lik dergileri, organizasyonları ve kulüpleri ortaya çıkmaya başladı. 1929 ekonomik bunalımına ve sonrasında değişen dünyâ dengelerine kadar kıta Avrupa’sı gece hayatının belki de en ihtişamlı günlerini yaşadı. Oscar Wilde’ın (1854-1900) 1895’te eşcinselliği nedeniyle yargılanıp 2 yıl hapse gönderildiği Britanya ise adını kraliçe Victoria’dan alan tutucu ahlâk anlayışına mahkum olmuştu.

golden-voices-of-gospel

Popüler müziğin kökenleri 17’nci yüzyıla kadar gitmektedir. “Kuzey Amerika zencilerinin dinsel şarkıları, XVII. yy.’ın başlarında Afrika’dan getirilmeye başlanan zenci kölelerin torunlarının Hıristiyanlaştırılması sonucu, XVIII. yy.’da doğdu. Beyaz misyonerler ve din adamları, kölelerin din değiştirmeleri kolaylaştırmak amacıyla onlara Protestan ilâhileri öğrettiler. Afrikalı kimliğini henüz yitirmemiş olan zenci halk, bu ilâhileri, yavaş yavaş, daha zengin anlatımlı, daha ritmik ve daha coşkulu bir müziğe dönüştürdü… Gospel, en parlak dönemini 1930-1960 arasında yaşadı, Afrikalı Amerikalıların dinsel müziği başta jazz olmak üzere blues, rhythm & blues ve soul gibi müzik türlerinin temelini oluşturdu.”

“19. Yüzyılda doğan, tarlalarda çalışan zencilerin müziği olarak caz, 20. Yüzyıla gelindiğinde bir tür olarak müzik literatürüne girmiştir. 1917’lerde caz, kentli siyah azınlığın müziği konumundayken, 20’lere gelindiğinde altın çağını yaşamış, dolayısıyla popüler bir müzik haline gelmiştir. 20’lerle birlikte raiting’i artan bu tür, küçük burjuva beyaz kentlilerin de bir uğraşı alanına dönüşmüş, nihayetinde zencilere ait bir müzik türü olmaktan çıkmıştır. Cazın diğer bir önemli özelliği onun kreatif müziğe dahil edilebilecek yoruma, performans sırasında yaratıcılığa dayanan bir müzik türü olmasıdır.”

Gospel, jazz ve blues Harlem Rönesansı’nın da temelini oluşturmuştur.

“Harlem’de lezbiyen ve gey alt kültürünün gelişmesindeki esas tarihî etken, yeni yüzyılın başlamasından sonra binlerce Afrika kökenli Amerikalı’nın kuzeydeki kentleşmiş bölgelere göç etmeleridir… Amerika’nın 1’inci Dünya Savaşı’na katılması, kuzeydeki sanayisel üretimde bir artışa neden oldu ve kuzeydeki fabrikalarda siyahlar için elverişli olan binlerce iş fırsatı yaratarak göçe bir nokta koydu… Nüfustaki bu kayma o derece önemliydi ki, bu olay günümüzde “Büyük Göç” olarak anılmaktadır. Chicago, Detroit ve Buffalo’da siyah toplumları gelişti, ancak bunların en büyüğü ve renklisi dünyanın her yerinden gelen Afrika kökenli Amerikalılar’ın Kâbe’si haline gelen Harlem’di… Özellikle genç ve bekâr olanlara cazip gelen tinsel bir havası vardı – umut, ilerleme ve imkânlarla dolu.”

“Harlem’in yeni göçmenlerinin sosyal ve cinsel yaklaşımları en güzel şekilde İç Savaş’ın ardından kırsal güneyli siyah toplumlarında gelişen ayrı bir Afrika kökenli Amerikalı müziği olan blues’da yansıtılmıştır. Yapısal olarak basit, ancak ustalıklı bağlantılara müsait olan blues, 1920’ler boyunca Amerikalı siyah topluluklar arasında son derece popülerdi. Şarkılar yalnızlıktan, memleket hasretinden, yoksulluktan, sevgiden ve talihten bahsediyor, Yeni Zenci göçmeninin güç, çoğunlukla acımasız yaşamına bir pencere açıyordu.

Eşcinsellik açıkça bu dünyanın bir parçasıydı. ‘Beni şaşırtan iki şey var, anlamadığım iki şey var’ diye yakınıyordu blues üstadı Bessie Smith, ‘bunlar erkek gibi davranan kadın ve fısır fısır konuşan, fıkır fıkır hareket eden, kadın gibi davranan erkek’ ‘Sissy Blues’ şarkısında, Ma Rainey kocasının ‘Miss Kate’ denilen bir eşcinsele olan cinsel bağlılığından şikâyet etmiştir. ‘B. D. Women Blues’ unda Lucille Bogan, ‘B. D. [boğa çeken] kadının kesinlikle sert olduğu konusunda uyarıda bulunmuştur; bir sürü viski içerler ve bununla caka satarlar’ Blues’da bahsedilen ‘oğlancıklar’ ve ‘boğa çekenler’ karşı cins gibi davranmalarından dolayı alaya alınmışlardır, ancak ne onlardan kaçılmış, ne de nefret edilmiştir. Örneğin 1930’da George Hanna tarafından kaydedilen ‘Boy in the Boat’ (Sandaldaki Çocuk) ‘El ele yürüyen iki kadın gördüğünüzde yalnızca başınızı sallayın ve anlamaya çalışın’ diye öğütlüyordu. Aslında, blues’da oldukça yaygın olan cinsel rahatlık bazen eşcinsel davranışa kadar uzanıyordu. Yıllar boyu çok sayıda erkek blues şarkıcısı tarafından geleneksel bir şarkı olarak ‘Sissy Man Blues’da şarkıyı söyleyen ‘bana bir kadın getiremezseniz bir oğlancık getirin’ diyordu. George Hanna’nın 1930’da kaydedilen ‘Frakish Blues’u potansiyel cinsel belirsizlik konusunda çok daha açıktır. Blues, eşcinsel davranışı ve kimliği de dahil olmak üzere cinselliği hayatın doğal bir parçası kabul eden bir kültürü yansıtıyordu.

Afrika kökenli Amerikan kültürü tarafından eşcinselliğe gösterilen oldukça hoşgörülü tutuma rağmen, siyah lezbiyenler ve gey erkekler yine de zor zamanlar geçiriyorlardı. Diğer siyah göçmenler gibi onlar da kısa sürede ırkçılığın Mason-Dixon hattını öğrendiler. Ekonomik sorunlar, işsizlik ve ayrımcılık Kuzey’deki siyah toplumlarının başlarına belâ olmuştu. Yüksek kiralar ve barınma sıkıntısı Harlem’e yeni gelenler için özel hayatı bir lüks hâline getirmişti. Dahası, beyaz yoldaşları gibi siyah eşcinseller de sürekli polisin ve yargının baskısına maruz kalıyorlardı.”

“Harlem lezbiyenleri ve geylerinin bir araya gelmeleri için en iyi yöntem güvenlik ve gizlilik sağlayan özel partilerdi… Harlem partileri son derece çeşitliydi; en yaygın olanı ‘kira partisi’ idi… Partide dans ve caz olurdu ve mutfakta satılan kaçak içki… Bessie Smith’in söylediği ‘Gimme a Pigfoot and a Bottle of Beer’ tıpkı böyle bir parti hakkındadır… Dans ve eğlence sabaha kadar sürerdi ve sabahleyin ev sahibine parası ödenirdi.”

“Kesin olarak daha güvenli olan hem erkeklerin hem de kadınların istedikleri gibi giyinebildikleri ve istedikleriyle dans edebildikleri sık sık düzenlenen Harlem kıyafet balolarıydı… En büyük balolar Hamilton Lodge tarafından altı bin kişiyi barındırabilecek muhteşem Rockland Palace’da düzenlenen yıllık balolardı… Organizatörler baloyu ve katılımcılarını yasaya uygun hâle getirmek için polisten balo izni alırlardı…

Charles Henry Ford ve Parker Tyler’ın 1933 tarihli klasik eşcinsel romanları The Young and Evil, bu baloların siyah erkekler arasında olduğu kadar beyaz erkeklerin arasında da popüler olduğunu öne sürmektedir.” Burada da jazz müziği eşliğinde çılgınca dans edilir, içilir ve flört edilip karşılıklı telefon numaraları verilirdi.

“Sosyal seçenekleri erkeklerden daha sınırlı olan siyah lezbiyenler için geleneklerin dışındaki yaşam tarzları konusunda siyah eğlence dünyasından verilen destek özellikle önem taşıyordu. Kuzey Carolina’daki baba evinden ayrıldıktan sonra, Mabel Hampton Harlem’in ünlü LaFayette Tiyatrosu’nda kendine bir yer edinmeden önce sevgilisiyle birlikte bir Coney Island şovunda dansçı olarak çalışmıştır. Hampton, şov hayatına girerek, iyi bir kazanç sağlamayı, erkeklerle sosyal ilişkisini sınırlamayı ve çoğunluğu kadın olan bir sosyal dünyanın içine taşınmayı başarmıştır. Bessie Smith, Gladys Bentley, Jackie ‘Moms’ Mabley, Alberta Hunter, Gertrude ‘Ma’ Rainey, Josephine Baker, Ethel Waters gibi birçok biseksüel ve lezbiyen siyah kadın şov hayatında benzer avantajlar bulmuşlardır”

“Üç Harlem yıldızı, eşcinsel arzunun öğelerini, halk önünde yaptıkları müzikle bağdaştırmak açısından özellikle etkiliydi. Böyle yaparak, bu yüzyılın ilk yarısında, yavaş yavaş gelişen bir eşcinsel öz-farkındalığının beslenmesine yardımcı olmuşlardır.” Sırasıyla “Ma” Rainey, Bessie Smith ve Gladys Bentley.

“‘Ma’ Rainey 26 Nisan 1886’da, Georgia, Columbus’ta, Gertrude Pridgett olarak doğdu. Şarkıcılık kariyeri on iki yaşında başladı… 1904’te, Will “Pa” Rainey ile evlendi ve onunla birlikte, F. S. Wolcott’s Rabbit Foot Minstrels ve başka şovlarda turneye çıktı. İşte bu turnelerden birisinde, on sekiz yaşındaki Bessie Smith ile tanıştı ve Bessie’yi koruması altına aldı. 1916’da Rainey ve kocası kendi şirketlerini kurdular… İlk plâk kayıtlarını 1923’te yaptı ve sonraki beş yıl süresince yüzden fazla plâk yaptı.”(18) “Rainey, derin, içli bir sesi ve sıcak, dostça gülümsemesi olan, kısa boylu, tıknaz, siyah tenli bir kadındı. Blues’u sahne performansıyla birleştiren ilk varyete şarkıcısıydı ve haklı olarak ‘Blues’un Anası’ olarak tanındı.” Rainey’in şarkılarından bazıları, örneğin “Prove It on Me Blues” ( Üzerimde Kanıtla Blues’u ) açık açık lezbiyen içeriklidir” “Rainey’in lezbiyen hayatını savunması o günler için kayda değerdi ve yıllar boyunca bu olay aciliyetinin çok azını yitirmiştir.” 1935’de New York’tan ayrılıp yaşamının sonlarında kendini dine adadı. Bir protestan kilisesinde aktif olarak çalışıp 1939’da öldü.

“20 ve 30’lu yıllarda siyâhî sanatçılar için uygun tondaki renk esmer sayılırdı.”

Fazla siyah olan Bessie Smith bu yüzden kovulmuştu. “1894’de Chattanooga’nın (Tennessee) bir gettosunda doğmuştu… Bessie sokak köşelerinde şarkı söylemeye başladığı zaman dokuz yaşındaydı… Güney’in yoksul ve kötü yetişmiş bir siyahıydı ve kendi kişiliği için af dilemiyordu… Davranışlarını ve kişiliğini inceltmeyi reddediyordu; bu beyazların saygın dünyasının çok hoşuna gidebilirdi ve birçok siyah sanatçı da ön plana çıkabilmek için bunu yapıyordu. Bessie Smith ise hiçbir zaman hiçbir şey yapmadı… Onların gözünde Bessie Smith kaçtıkları herşeyi simgeliyordu: Yoksulluk, sokak yaşamı, çılgın geceler, getto dili. Siyah küçük burjuvazinin, aynı yoksul siyahlar gibi, gettonun kaba dili için “Bessie Smith’in dili” dedikleri dönem başladı.
Smith’in Colombia plâkevi ile ilk kayıtlarından biri, “T’aint Nobody Business If I Do”
( Ne Yaptığım Kimseyi Bağlamaz ) bu durumu iyi göstermekte:

http://www.youtube.com/watch?v=2cngx_KKiWE

There ain’t nothin’ I Can do, or nothin’
I can say, that folks don’t criticize me.
But I’m going to do just as I want to anyway
and don’t care if they all despise me.

( Bana bir şey demesinler diye yapabileceğim ya da söyleyebileceğim hiçbir şey kalmadı
Yine de canım ne isterse onu yapıcam ve bana kötü gözle baksalar bile umrumda değil )

Smith’in yaşamı ciddi iniş çıkışlara tanık oldu. Orji partilerine katılıyor, sık sık sarhoş oluyor, hapishânede konaklıyor ve gösteri onsuz gerçekleşiyordu. “Rainey gibi Smith de gibi açık açık lezbiyen içeriği olan şarkılar söylerdi, örneğin 1930 şarkısı ‘It’s Dirty but Good’ ( Pis ama Hoş )”. Bessie Smith’in ölümü hâlen bir muammadır. 1937’de bir araba kazası geçirdiğinde daha yakın olan siyahlar hastahanesine götürülmek yerine nedense beyazlar için olan bir hastahaneye götürülmüş ve içeriye alınmadığı için hayatını kaybetmiştir(26).

Thanks-Minnie-Ella-r

Gladys Bentley üçlünün belki de en açık ve öncü üyesiydi. “Gladys, kendine erkek süsü veren yaklaşık yüz elli kiloluk bir biseksüeldi. Bazen Bobby Minton adıyla sahneye çıkardı. 12 Ağustos 1907’de doğmuş ve buluğ çağındayken evden kaçmış ve kendini Harlem kulüplerinde bulmuştu… Alâmeti farikası hâline gelen silindir şapkayı ve smokini giymeye başladı ve kısa süre içinde, Clam House showlarında, adı en üstte yazılmaya başladı.”

“Mükemmel bir gür sese sahip, yetenekli piyanist Bentley, müstehcen şarkı sözlerini popüler güncel melodilere uydurmasıyla bilinirdi.” 1900 yılından sonra Vesta Tilly’nin başlatıp 1910 yılında Ella Shields’in sürdürdüğü drag king’lik Amerika’da Bentley ile ortaya konmuştu. Bentley’in adı geçen isimlerden, diğer bir ifâde ile “drag king”lerden (erkek kılığına giren kadın) ya da “drag queen”lerden (kadın kılığına giren erkek) farkı şarkıcının New Jersey’de erkek kılığındayken bir kadınla resmen evlenmesiydi 1960’ta öldüğünde arkasında cinsiyetin biyolojik mi toplumsal mı olduğu tartışmalarını yapacak çok sayıda insan bırakmıştı!

“1929 borsa krizi ışıl ışıl parıldayan Harlem Rönesansı’nı ani bir duraklamaya sokmuştur… İçki yasağının kalkması Harlem’in gizli meyhanelerinin cazibesini bitirmişti. Jazz Çağı’nın Harlem’indeki eşcinsel yaşamıyla en çok bağdaştırılan insanların çoğu şehirden ayrıldılar veya öldüler… Fakat tüm bu kayıplara rağmen Harlem lezbiyen ve gey topluluğu yaşamayı sürdürürken” blues ve jazz’ın kalbi Harlem müzikal mîrâsını ana akımlardan rock müziğe ve dans müziğine bırakacaktı.

Dönemin diğer eşcinsel sanatçıları arasında sayılabilecek George Hannah, Ethel Waters (1900-1977), Ethel Williams, Alberta Turner ve ( “T’aint Nobody Business If I Do”yu seslendirenlerden ) Billie Holiday (1915-1959) gibi isimler adı geçen üçlü kadar etkili olamamakla birlikte eşcinselliğe karşı kabul gösterilmesinde rol oynamışlardır. 1920’lerin Almanya ve Fransa’sında ise iki isim vardı ki târihe adlarını altın harflerle yazdıracaklardı.

1901 yılında Berlin’de doğan Maria Magdalena von Losch kariyerine oyunculukla başlamış, Joseph von Sternberg’in “Der Blau Engel” (1930; Mavi Melek) filmiyle ün yapmış, Hollywood’un kapıları sanatçıya bu performansından sonra açılmıştı. Hitler’den nefret edip iktidara gelişinden sonra milliyet değiştirmek zorunda kalan Marlene adı, 1930’lardan başlayarak câzibe, güzellik ve antifaşizmin simgesi olmuştu. “Morocco” (1930) filminde gece kulübünde erkek kıyafetleriyle şarkı söyleyip bir kadını dudaklarından öpüyordu. İlk ve tek Oscar adaylığını da getiren “Morocco” ile Marlene, Conrad Veidt (Anders Als Die Anderen, 1919) ve Louise Brooks’tan (Die Büchse der Pandora, 1928) sonra dünyâ sinema târihinin üçüncü eşcinsel-lik oyuncu-su oldu.

Kariyerini, aynı zamanda transvestizm(iy)le ilgili “Shanghai Express” (1932; Şangay Ekspresi), “Blonde Venus” (1932; Sarışın Venüs) gibi filmler ve ünlü (gey) şarkı yazarı Cole Porter’ın “You Do Something to Me”si (1930) gibi “istisnâsız” şarkılarla sürdüren Dietrich 1992’deki ölümüne kadar aralarında Colette, Greta Garbo, J. F. Kennedy, Édith Piaf ve Romy Schneider’in de bulunduğu çok sayıda kişiyle berâber oldu.

josephine-baker

Fransa’da adından söz ettiren isim Josephine Baker’dı. 1906’da Missouri’de doğan ve en son “Frida” filminde ressamla olan beraberliğiyle gündeme gelen Freda MacDonald çocukluğundan başlayarak Güney Eyaletleri’ndeki ırkçılığın soğuk nefesini ensesinde hissetmişti. Evden kaçıp gittiği Paris’te ilk kez sahneye çıktığında 19 yaşındaydı. Hitler’in tüm dünyânın kanını donduran soykırımları başladığında hem bir siyah, hem de bir biseksüel olarak başına gelebilecekleri anlaması fazla zamanını almadı. Paris işgaline kadar antifaşist kampanyaların gizli destekçisi olup işgalden sonra döndüğü Amerika’da Dietrich gibi ABD kuvvetlerine destek konserlerinde sahneye çıktı. Savaştan sonra ırkçılık aleyhtarlığına dört elle sarılan Baker önce siyah olduğu için içeri alınmadığı New York’taki Stork adlı kulübün kapısında olay çıkarıp ABD’de olağanüstü bir sivil haklar tartışmasını başlatacak, sonra da eşi Jo Bouillon ile insanlığın bir bütün olduğunu göstermek için farklı ırklardan çocukları evlât edinip adını “Gökkuşağı ilesi” koyacaktı. Baker, eşcinsel-lik hareketinin gökkuşağı bayrağını ilk kez dalgalandırdığı 1978 San Fransisco Gey-Lezbiyen Özgürlük Geçidi’ni göremeden hayata vedâ etti (1975).

1920 ve 1930’ların Amerika’sında Hollywood’un star sistemi popüler müziğe de ağırlığını koydu. Radyonun bir kısım seyircinin eve kapanmasına neden oluşu Hollywood’un sesli sinemaya geçişini hızlandırmakla kalmadı, müzikallere duyulan ilgiyi artırdı. Böylece Ginger Rogers – Fred Astaire gibi yıldızlar doğdu. 1920’li yılların sonundan başlayarak (müzikli) güldürüler, konuşmaları azaltmaya ve oyuncuların oyun temposuna canlılık kazandırmaya katkıda bulundu. 1930’ların sonlarında dünya sinemasına katılacak bir müzikal yıldızı bugün bile kimsenin tahmin edemeyeceği kadar çok şeyi değiştirecekti.

1922’de Minnesota’da doğan Frances Gumm ilk kez 3 yaşında sahneye çıktı. Oyunculuk ve müzik eğitimi aldıktan sonra 1936’da ilk filmini çevirdi (“Every Sunday”). 1939’da rol aldığı “The Wizard of Oz” (Billur Köşk / Küçük Kızın Rüyası / Oz Büyücüsü) filmindeki Dorothy rolüyle çok büyük bir başarı yakaladı.Akademi En İyi Genç Oyuncu Ödülünü aldı. Filmde canlandırdığı karakter ve seslendirdiği “Over the Rainbow” (Gökkuşağının Üstünde) şarkısı bâzıları(mız) için vaat edilmiş yerdi. [Şarkı 2000 yılına girerken bâzı müzik eleştirmenlerince “tüm zamanların en iyi şarkısı” seçildi.] Kendisinden önce “güçlü, cesur, bağımsızlığına düşkün” (fettan) kadın tiplemeleriyle kendini ifâde edemeyen eşcinsel-lik-lere “olmak, yapmak istedikleri” şeylerle ilgili ayna tutan, câmiânın büyük hayranlığını kazanmış Mae West (1892-1980), Tallulah Bankhead (1903-1968), Greta Garbo (1905-1990), Joan Crawford (1908-1977) ve Bette Davis (1908-1989) gibi ikonlar vardı. Garland ise [ kendi eşcinselliği hakkındakileri başkalarına mîras bırakarak ] eşcinselliği savunmayı âdetâ misyon edinecek, röportajlarında babasının geyliğini anlatacak, 22 Haziran 1969 gecesi aşırı dozda uyuşturucu alıp intihar ettiğinde arkasında ölüm haberini duyduğunda çılgına dönmüş yüzlerce sevenini bırakacaktı.

“Dorothy”nin ölümü tarihin ilk eşcinsel-lik ayaklanmasının kıvılcımı olmuştu. Eşcinsel-lik ikonu diye bir şey varsa bu herkesten önce Judy Garland olmalıydı! Liza Minnelli de (1946- ) annesinin izinden gitti.

Ölümü Judy Garland’a “benzeyen” bir yıldız daha vardı. Norma Jean Mortenson 1926’da doğmuş esmer, çirkin olduğu düşünülüp kendisiyle alay edilen bir kızdı. Yetimhânede büyümüş, çocukluğunda tecavüze uğramış, âdetâ zorla evlendirilmiş bu kadın geleceğin Marilyn Monroe’suydu.

http://www.youtube.com/watch?v=eL7ETLLkQTY

Hollywood’a geldiğinde kendisine biçilmiş rol hazırdı. “Aptal sarışın” MM, kariyeri boyunca hiçbir zaman oyunculuğunu gösteremeyeceği rollerde oynamak zorunda bırakılacak, beğeni ile küçümseme arasındaki o sado-mazoşist ilişkinin kurbanı yapılacaktı. Kendisini yeni baştan yaratan (yaratmak zorunda bırakılmış) bu “hanım hanımcık kadının” bazı kadın transeksüel ve transvestitler için bir idol hâline gelişi fazla uzun sürmedi. Bunda kendisine 1960’da Altın Küre En İyi Kadın Komedi Oyuncusu Ödülü’nü kazandıran, başrol oyuncularından Jack Lemmon ve Tony Curtis’in kadın kılığına girdikleri “Some Like It Hot”ın (1959; Bazıları Sıcak Sever), aynı adlı filmde seslendirdiği “I Wanna Be Loved by You” (Bir Sen Sev Beni) ve erkek eşcinselliğiyle ilgili “Gentlemen Prefer Blondes” (1953; Erkekler Sarışınları Sever) filminde seslendirdiği “Diamonds are Girls Best Friend” (Elmaslar Kızların En İyi Arkadaşıdır) şarkılarının da büyük rolü vardı. “Diamonds…” ve “I Wanna Be…” eşcinsel-lik kulüplerinde en çok çalınıp söylenen şarkılar, Monroe ise en çok taklidi yapılan kadınlardan biri hâline geldi. Peki ya kız kardeşleri? Bâzı (lezbiyen) feministler (eş)cinselliğini öğrendikten sonra bile ona düşman olmaya devâm etti. “Marilyn karşıcinsel erkeklerin metası hâline gelmiş gerçek bir aptaldı”. 1962’ye gelindiğinde kendisine yönelik dayatmalardan iyice sıkılmış, altını çizerek defâlarca okuduğu Freud ve Jung kitaplarından bıkmış, yaşamın yükünü taşımakta iyice zorlanır olmuştu. 5 Ağustos 1962’de aramızdan ayrıldı.Ölümü üzerindeki sır perdesi uzun yıllar kalkmayan Marilyn’in intihar mı ettiği yoksa bir cinâyete mi kurban gittiği çok tartışıldı. Son yıllarda ortaya çıkan kanıtlarla, özellikle de ölmeden kısa bir süre önce kaydettiği ses kayıtlarının bulunmasıyla, öldürüldüğü iddiaları kuvvetlendi.

Marilyn’in öldü(rüldü)ğü yıllarda müzikte trendler değişmeye, siyahlar Harlem Rönesansı’ndan sonra yeniden seslerini duyurmaya başlamıştı. İlk olarak ‘40’lı yıllarda birtakım jazz ya da blues müzisyenlerinin küçük dans orkestralarıyla yapmaya başladıkları ve kısa sürede rhythm & blues adını alan r&b listelerde giderek daha fazla boy gösterir oldu. “’50’li yıllarda kısaca ‘R and B’ diye yazılan ‘rhythm and blues’ zenci cemaat arasında sonsuz bir ilgi gördü. Ayrıca danslı halk müziği biçimindeki bu caz türü, sürekli olarak yerel zenci radyolar tarafından yayınlandığı için kısa sürede beyaz gençliğin geniş bir kesimi tarafından da benimsendi. ‘50’li yılların sonunda başka bir şarkıcı ve piyanocu, yani Ray Charles, özgünlüğüyle dikkati çeken yepyeni blues ve gospel karışımını ortaya attı ve bu karışımdan da soul music dediğimiz yeni bir ‘rhythm and blues’ türü doğdu.” Ray Charles’ı (1932- ), Tina Turner (1938- ), Dionne Warwick (1940- ), Aretha Franklin (1942- ) ve Stevie Wonder (1950- ) gibi divalar izledi. Franklin “You Make Me Feel Like a Natural Woman” (Bana Doğal Bir Kadınmışım Gibi Hissettiriyorsun) ve Warwick “I Say a Little Prayer” (Küçük Bir Dûa Oku) ile eşcinsel-lik albümlerinin favorisi oldu. Başlıca öğesi solist olan apolitik soul popla kısa sürede kaynaştı, The Supremes gibi pop-soul toplulukları ortaya çıktı. Diana Ross’un (1944- ) solisti olduğu The Supremes’in cinsiyetsiz şarkılarından bâzıları özellikle de “You Keep Me Hanging on” (Benimle Gönül Eğlendiriyorsun) sonraki yıllarda Tom Jones (1940- ) ve Kim Wilde (1960- ) tarafından da seslendirildi. [Wilde yorumu ile Number One Tv izleyicileri tarafından “yüzyılın en iyi yüz şarkısı”ndan biri seçildi] Altın çağını 1965–1970 yılları arasında yaşayan soul, ‘70’lerde yerini Stonewall sonrası disko çağına bırakacak, 1970’de The Supremes’den ayrılarak solo kariyerine başlayan Diana Ross ise önce Eşcinsel Onuru partilerinde sahneye çıkıp “kızlarına” ithaf ettiği “I will Survive”ları (Kurtulacağım), “I’m Coming Out”ları (Açılıyorum) seslendirecek, sonra da hem erkekleri hem kadınları sevdiğini söyleyerek gönüllerde kurduğu tahtı sağlamlaştıracaktı.Ross’u, ‘60’larda, ilk sahne aldığı yer bir gey barı olan Barbra Streisand (1942- ), ‘70’lerde, bir gey saunasında şarkı söylemeye başlayan Bette Midler (1946 – ) izledi.

‘60’larda eşcinsel-lik hareketi örgütlenmeye ağırlık verdi, görünürlük önem kazandı. 1950’de beş geyin kurduğu Mattachine Society’nin (Mattachine Topluluğu) ve iki lezbiyenin kurduğu Daughters of Bilitis’in (Bilitis’in Kızları) görece gizlilik ve toplumla uyumlu eşcinsel-lik politikalarının yerini çok daha militan ve gerektiğinde sözünü hiç sakınmayan bir eşcinsel-lik hareketi almaya başladı. 1962’de bazı gey barı sahipleri yönetimin saldırılarına karşı koymak için Taverna Locası’nı kurdu. 26 Haziran 1969’daki Stonewall’un ardından yaşanan kısmî özgürlük bir taraftan çok sayıda insanın sokağa çıkmasını sağlarken diğer taraftan gettolaşma sürecinin hızlanmasına neden oldu. ‘70’lerin başında New York’ta sahneye çıkan disko bu ironinin iyi bir örneğiydi. Soul ve funk’ın bileşimi olan disko Fransızcadaki discotheque’den gelmekteydi, ‘60’ların (kafeslerin içinde dansçıların olduğu) tavernalarının yerini almıştı ve bir getto müziğiydi. Disko, metropollerdeki siyah ve/ya da gey kitle tarafından amaçlı bir hâle getirildi. “1970 yılına gelindiğinde disko müzik yapılıyor ve danslar yaratılıyordu. Ama bu daha çok birbirini tanıyan insanlar arasında geçen kanunsuz boyutu olmayan bir yeraltı faaliyeti şeklindeydi. 1960’lar sonunda plak teknolojisinde yaşanan gelişme ile parçalar arasında mix yapma imkânı yaratılmıştı artık. Ve bu diskjokeylik diye bir yeni sosyal güç merkezinin doğabilmesine neden olan altyapısal teknolojik değişimdi aslında. Sadece disjokeylerin eline geçmesine imkân tanınan mixing teknolojisiyle üretilmiş disko müzik uzunçalarları vardı ve disjokeyler sistemlerini nereye kurarlarsa o geceki diskotek de orasıydı. ‘Clubbing underground’ yaşamıydı bu New York’un. Partinin nerede ne zaman olacağını bilebilmek için o dünyanın içinde olmak, bağlantılar kurmak gerekiyordu. Onlar da herkesi istemiyorlardı kendi içlerine.” İhamını Sly and the Family Stone, Jackson 5 gibi topluluklardan ve funk’ın yaratıcılarından James Brown’dan alan diskonun, adı söylenince bugün bile ilk akla gelen isimlerinden biri hiç kuşkusuz Gloria Gaynor’dı (1949 – ).

Gaynor’ın, ilk kez ‘60’larda Jackson 5 tarafından seslendirilen, ‘71 târihli “Never Can Say Goodbye” (Asla Elvedâ Deme) şarkısı ABD radyolarında çalınan ilk disko plâğıydı. Kariyerini çok büyük sükse yaptığı “I will Survive” ve “I Am What I Am” (Neysem Oyum) şarkılarıyla sürdüren sanatçı eşcinsel-lik partilerinin dâimâ aranılan isimlerinden biri hâline gelmiş, yine “I will Survive”ın sayısız remiksi, ikinci el kaydı yapılmış, Türkiye’de de “Bambaşka Biri” adıyla Ajda tarafından seslendirilmişti. 1946(?!) doğumlu Ajda Pekkan Bars, ‘60’larda oyunculukla başladığı kariyerinde hızla şarkıcılığa terfi etti.

http://www.youtube.com/watch?v=EOa6c9gp3bQ

“Şarkılarından daha çok görünümüne dikkat ederdi. Şimdi olduğu gibi o yıllarda da modeli sık sık değişen sarı saçları, giyimi, kalemle yaptığı çilleri, Enrico Masias’ı, Olympia konserleri, yapmacık diksiyonu, bildiğini iddia ettiği Fransızcası, aşkları, evlilikleri, yurtdışı seyahatleri, verdiği röportajları ile bir bütündü. Kendi şarkı yazamıyordu. Ama müzik sektörü kendi kendini yaratan bu yıldız için çok çalışıyordu. Yurtdışında tutmuş şarkılara derhal Türkçe söz yazdırılıyor, Ajda Pekkan da aranjman denilen yabancı kaynaklı şarkıları söylüyordu. Bir yığın şarkısı Fecri Ebcioğlu’nun, Fikret Şeneş’in ya da Ülkü Aker’in yazdığı sözlerle iz bıraktı.” Yalçın Pekşen’le yaptığı bir röportajında şunları söylemişti:

– Kendimi David Bowie, Mick Jagger gibi erkek hissediyorum. Doğurgan ama erkek. Bisexual olurdum galiba… Gay gibi… Gay’in Türkçesi ne?
– Eşcinsel… homoseksüel! (Pekşen- y. n.)
– Tam değil. Yanlış tanıtmak istemiyorum kendimi. Kendim biyolojik ve fizyolojik olarak o tarz değilim. Ama kafam o tarz. Kafamı normale getiremiyorum. Ya yüz seksenle gidiyorum, ya da kırk-elli de gidiyorum… Ortası yok

Geyliğin, biseksüelliğin kitlelerce ‘90’ların ikinci yarısında öğrenilmeye başladığı bir ülkede “Bambaşka Biri”, “Bir Anda” dolaptan çıkartılmıştı.

Lambdaistanbul katılımcıları yaklaşık 30 yıl sonra 2003 1 Mayısında sözlerini eşcinselliğe uyarladığı “Sana Ne Kime Ne”yi söyleyecek, süperstarın mîrasına sahip çıkacaktı. Ajda, her şeyden önce, kendi kendini yaratmayı başardığı için eşcinsel-lik ikonuydu, tıpkı karşıcinsiyetçi dünyâya rağmen kendisini varetmeyi başaran eşcinsel-lik-ler gibi. ‘70’lerin diğer yıldızlarından “sahnede kazık gibi durmayan”(51) Füsun Önal (1947- ), “seksî hatlarının farkında olan” Seyyal Taner (1952- ), Sezen Aksu (1954- ), ve “hayat dolu, canlı, güzel dans eden” Nükhet Duru (1955- ) ise hiçbir zaman Ajda kadar benimsenip birer simge hâline gelemedi. Önal ve Taner’in kariyerindeki ciddî iniş çıkışlar, Duru’nun yeteri kadar “açık olamayışı”, Aksu’nun ise “herkese âitliği” bu durumun nedenleri arasında sayılabilirdi.

http://www.youtube.com/watch?v=LgI5citlI0E

“Bir gecede şöhret olmanın en iyi örneklerinden biri Sezen Aksu oldu. Çok dar bir kitle tarafından tanınan Sezen Aksu ilk kez sanırım bir yılbaşı gecesi televizyona çıkmıştı. Ertesi gün bütün Türkiye tarafından tanınıyordu. Sallantılı küpeleri ve topuzu vardı. Saçları kâküllüydü. ‘Altın gümüş pırlanta / Zümrüt, sedef, yakutla / Kim mutlu olmuş dünyada?’ şeklinde sözleri olan bir şarkı söyledi (“Olmaz Olsun”, 1977 – y. n.). Bu şarkının nakaratında hep aynı yerde ve aynı biçimde bir gözünü kırpıyordu. Şarkısı fena değildi. Sempatikti, sıcaktı, hareketleri rahat ve içtendi.”(54) Ayfer Tunç’un sözünü ettiği “dar kitle” içinde eşcinseller de var mıydı bilinmez ama Aksu (“Yalnız Kullar”, “Firûze”, “Bir Çocuk Sevdim” ) ve Duru ( “Bir Tek Sevgili”, “Destina”) ‘80’lerden başlayarak birer eşcinsel-lik ikonu hâline geldi. Taner, ‘90’ların sonunda İstanbul’un en popüler gey barlarından birinde “kraliçe” ilân edilip bütün gece şarkıları çalınınca kalp işlerine son verilemeyeceğini anladı. Önal, müzik yerine yazarlık yapmayı tercih etti, “Oh olsun” dedi!

Diskonun diğer bir öncü ismi Giorgio Moroder’di (1940- ). Donna Summer’ın (1948- ) prodüktörlüğünü de yapan Moroder bir eşcinsel-lik ikonu olmayı plânlamayan(55) Summer’ın, 1975’te orgazm sesleri nedeniyle sansürlenmiş 16 dakikalık “Love to Love You” (Seni Sevmeyi Seviyorum), “I Feel Love” (Aşkı Hissediyorum) ve Barbra Streisand ile seslendirdiği “No More Tears, Enough is Enough” (Gözyaşına Son, Yetti Artık) gibi şarkılarla bu ünvâna sâhip oluşunda büyük rol oynamıştı. Tâ ki ‘80’lerin başında söylediği öne sürülen “AIDS Tanrı’nın eşcinsellere bir cezâsıdır” açıklamasına kadar. Bu cümleden sonra değil Moroder, Quincy Jones bile kariyerinin mahfolmasını engelleyeme(z)di. İleriki yıllarda bu açıklamayı yalanlasa ve AIDS’le mücâdele organizasyonlarına destek olmak için kendini paralasa da Summer için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

http://www.youtube.com/watch?v=N4d7Wp9kKjA

Diskonun popülerliği plâk şirketlerinin de iştahlarını kabarttı ve elektronik müzik yapan insan ve makineleri kolay kazanç olarak görmelerini sağladı. 1977’de başrolünü John Travolta’nın oynadığı “Saturday Night Fever” (Cumartesi Gecesi Ateşi) ve 1980’deki “Fame”in (Şöhret) ardından disko bir müzik türü olmaktan çıkmış, bir yaşam tarzı hâline ge(tiril)mişti.‘70’lerin “dünyâ dışı kadını” David Bowie (1947 – ) bile “Let’s Dance” (Dans Edelim) diyor, ABBA’nın “Dancing Queen” ( Dans Kraliçesi ), Sister Sledge’in “We are Family” (Biz Bir Aileyiz), Village People’ın “Go West” (Batıya Git), The Weather Girls’ün “It’s Raining Men” (Gökten Erkek Yağıyor, min!) şarkıları eşliğinde sahneye çıkan drag queen’lerle, drag king’lerle, go-go boys’larla rengârenk kıyafetler içinde sabaha kadar çılgınlar gibi dans ediliyor, içki içiliyor, uyuşturucu kullanılıyordu. “Disko seksin, esrarın, alkolün ve sonu nasıl biteceği belli olmayan spontane cinselliklerin bir araya geldiği bir macera ortamıydı… 1970’li yıllarda New York’un geneli vahşiydi ama disko ortamı çok daha demokratik, rahattı. Marihuana içiliyordu evet ve evet aşırı alkol tüketimi vardı. Ama insanlar içten gelen coşkuyla eğleniyorlardı.”

Şarkıcılığı kadar transeksüelliğiyle de ünlü Amanda Lepore bu dönemde piyasaya çıkıp Avrupa’da hit olmuş, onu Amerika’da Sylvester (1946-1988), Divine (1945-1988) gibi disko “kraliçeleri” izlemişti. [Divine, şarkıcılığın yanı sıra (gey) filmci John Waters’ın fetiş oyuncusuydu ve Pink Flamingos (1972; Pembe Flamingolar), Female Trouble (1974), Desperate Living (1977) gibi “tuhaf” filmlerde oynamıştı. ] 1977’de açılan Studio 54(64) özel gey geceleri düzenliyor, Grace Jones, Prince gibi starları ağırlıyordu.

1952 Jamaika doğumlu Grace Jones model olarak başladığı kariyerine ‘73’te sinemayı (“Gordon’s War”), ’77’de ilk albümü “Portfolio” ile müziği ekledi. “Conan the Destroyer” (1984; Barbar Conan) filminde birlikte oynadığı Arnold Schwarzenegger’in “erkekliğinden” şikâyetçi olduğu yıldızın ( toplumsal ) cinsiyet rollerini sarsması için ayrıca bir şey yapmasına gerek yoktu, Jones varlığını buna borçluydu.Kısacık saçları ve “kadın” hâliyle gerçek üstü “erkek ikizinin” yan yana çırılçıplak fotografları yeter de artardı. “Gey diskolarının kraliçesi”, “I Need a Man” (Bir Erkeğe İhtiyâcım Var) ya da “Pull Up to the Bumper” (Tamponu Çeksene) derken gerçekten (biseksüel) bir kadın(65) mıydı, yoksa (eşcinsel) bir erkek mi? Seslendirdiği bütün şarkılar sesinin duyulduğu, oynadığı bütün filmlerse ilk görüldüğü andan itibâren eş ya da karşı cinsellik içeriyor olabilirdi.

Prince Roger Nelson (1960- ), müzik dünyâsına 1978 târihli “For You” albümüyle katıldı. “Henüz bir yeniyetmeyken doldurduğu ilk albümünden beri baştan aşağı cinsellik kokuyordu… Elvis erken dönemlerinde böyle görünüyordu, Beatles da bir süreliğine böyleydi. Guns ‘N’ Roses ve çıplak Red Hot Chili Peppers da öyle. Dahası, tamamı erkeklerden oluşan gruplar bile repertuarlarına sızan ıslak düşler ve benzerlerinin anlatıldığı şarkılarla böyle olduklarını yavaş yavaş kabullenir oldular. Oysa Prince’in temelinde standart erkek rock’ından farklı bir şeyler vardı. Prince caka satmıyordu, kıpır kıpırdı.

http://www.youtube.com/watch?v=bOY-SqlscQU

Ufak tefekti, kadın iç çamaşırı denebilecek şeyler giyiyor, hatta sivri topuklu ayakkabılarla sahneye çıkıyordu. Üstelik seks hakkında bestelediği müzik büsbütün orgazmı yansıtıyordu, erkek rock’ının gürleme ve çiselemelerinden ziyade, bir kadının zevkin doruğundayken kendinden geçişlerini andırıyordu”(66) “Ritme köle Mrz. Grace Jones” ne kadar “geyse” “uluslar arası âşık” Prince de o kadar “lezbiyendi”. Birer queer fenomeniydiler. “Siyah mıydık, yoksa beyaz mı? Karşıcinsel miydik, yoksa eşcinsel mi? Yaşam bir oyundu sâdece, hepimiz aynıydık bir kere”

Disko çağı dolu dolu ama bir o kadar kısa sürdü. “Studio 54 ve onu takip eden kulüpçüler aslında çok daha eğlenceli, heyecanlı ve demokratik olan sokak disko geleneğine el koyup, bunu çarpıtmışlardı… Onlar kendilerini tahrip ettiler. Disko geleneğinden ise geriye harika bir ritim, güzel müzikler, Donna Summer, Gloria Gaynor, Grace Jones gibi ‘kraliçeler’, Village People gibi ve evet yine ‘kraliçeler’ kaldı geriye.” 1971’de “asla elvedâ denemeyecek” disko 1982’de uzun bir “tâtile” gönderilirken dünyâ sağdan esen rüzgârlara teslim oldu.

İran’da Humeyni (1979-1989), Britanya’da Thatcher (1979-1990), ABD’de Reagan (1981-1989), Türkiye’de Özal (1983-1989) hükümetleri iktidâra geldi. Karşı-cinsiyetçiliğin “yeni” muhafazakârlık anlayışının temellerinden oluşu yetmezmiş gibi bir de AIDS krizinin patlak vermesi sözkonusu iktidarların elini iyice kuvvetlendirdi. “Bir süre için sendroma (gayrelated immune disorder – GRID (eşcinsel bağlantılı bağışıklık hastalığı) ve bazen halk arasında ‘eşcinsel vebası’ deniliyordu”(69) Britanya’nın yanıtı fazla gecikmedi: “Pembe pop”. Soft Cell, Culture Club, Frankie Goes to Hollywood, Erasure, Bronski Beat, Pet Shop Boys gibi topluluklar başlı başına birer eşcinsel-lik eylemi gibiydi. “Pembe popçular”, gey olmaktan duyduğu memnuniyeti şarkı yapan Tom Robinson’ın (“Glad to Be Gay”, 1978) tâkipçisiydi.

“Biseksüel” olduğunu söyleyip bir kadınla evlenen “Sör Elton John”un ya da herkes gey olduğunu bildiği hâlde köşe bucak saklanmaya çalışan George Michael’ın değil. Tıpkı Melissa Etheridge (1961- ), Jill Sobule (1961- ), Tori Amos (1963- ), Tracy Chapman (1964- ), Tanita Tikaram (1970- ) gibi müzisyenlerin yıllarca eşcinsel topluluğu “destekledikten” (rant topladıktan?) sonra eşcinselliğin “tedâvi edilebileceğine” inanılan bir tarikata mensup olan Madonna’nın (1958- ) değil kadınları seven tenis hocası Jane’in öyküsünü anlatan Alix Dobkin’in ( “Lavender Jane Loves Women”, 1973) ve/ya da gey-lezbiyen yaşamları için şarkı söyleyen Holly Near’in (“Singing for our Lives”, 1983) tâkipçileri olduğu gibi. [İleriki yıllarda John gey olduğuna “karar verecek”, Michael ise Nisan 1998’de tuvalette bir erkek polisle birlikte olmaya kalkışıp tutuklanarak açılmak konusunda Rock Hudson’ın kemiklerini sızlatacaktı.

http://www.youtube.com/watch?v=DXMx9XdL-fs

Frankie Goes to Hollywood’un “Relax” (1983) plâğının kapağında iki erkek öpüşüyor, Bronski Beat’in “Age of Consent” (1984) albümü adını Britanya yasalarının eşcinsel ilişkiye yaş sınırı getiren düzenlemesinden alıyordu.

1980’lerin Türkiye’si 12 Eylül travması ile iyice arabeskleşirken, Batı’nın “sâdece eğlenmek isteyen kızlarına” ne kız kardeşleri Cyndi Lauper (1954- ), ne de erkek kardeşleri Larry Levan’ın (1954-1992) garage’ı yetiyordu. ‘80’lerin ortalarında dans pistlerini bir başka müzik türü dolduracaktı. House. Bu dans müziği adını ‘70’lerde siyahlara pazarlanan müzik aletlerinin üretildiği bir yer olan Power-House’dan ve Chicago’da açılan gece kulübü The Warehouse’dan alıyordu (’77). Bohannon, First Choice, Ron Hardy, Tony Humphries, Steve “Silk” Hurley, Marshall Jefferson, François K(evorkian), Frankie Knuckles, Lil’ Louis, Robert Owens, Shep Pettibone, DJ Pierre, Jamie Principle ve Junior Vasquez öncülerindendi.

http://www.youtube.com/watch?v=Lr-OgG1A74c

İngilizcede ev anlamına gelen house’un adı üstündeydi. Steve “Silk” Hurley’in “Music is the Key”i evde üretilmiş ve ev partilerinin bir numaralı şarkısı hâline gelmişti. İlk uluslar arası house hiti olan bu şarkıyı Jefferson ve Hardy’nin “Move your Body”si (‘86) izledi. Farley Jackmaster Funk’ın “Love Can’t Turn Around”u aynı yıl, Hurley’in “Jack your Body” şarkısı ‘87’de liste başarıları yakalarken(84), Joe Smooth “Promised Land”, Frankie Knuckles ve Jamie Principle ise “Baby Wants to Ride” gibi günümüzde klâsikleşmiş prodüksiyonlara imza attı (‘87). ‘80’lerin sonu, ‘90’ların başında C+C Music Factory, Black Box ve Soul II Soul gibi topluluklarla kısa sürede gece kulüplerinin gözdesi hâline gelen “ev müziği”, bununla yetinmeyerek diskonun dönüşüne aracı oldu.

Arka arkaya Army of Lovers, Right Said Fred(86) ve Boy George’un Culture Club’tan sonraki eylemi olan Jesus Loves You gibi dünyâ çapında eşcinsel (üyeli) disko/house toplulukları ortaya çıktı. House müzik, “tek yumurta ikizi” disko, “çift yumurta ikizi” garage ve [“funk’ın babası George Clinton’la Kraftwerk’ü bir makinenin içinde karıştırmaya benzeyen”(88)] Ditroitli “kuzeni” techno gibi öylesine eşcinsel-lik “alt” kültürüne aitti ki ne “tanrıçası” Junior Vasquez (1946- ) ya da “büyükbabası” Frankie Knuckles’ın (1955- ) geyliğinin, ne Joi Cardwell’in lezbiyenliğinin, ne de “süpermodeli” RuPaul’un (1960- ) transvestitliğinin özel bir anlamı vardı. [Bu cümle techno’nun öncü dj’lerinden Tony De Vit(93), “altın oğlan” Sin with Sebastian ve 1998 Eurovision’unun gâlibi transeksüel “diva” Dana International (1972- ) için de kurulabilirdi.] En geniş tabanlı dans müziği türü olup kendi içinde 40 kadar çeşidi (Acid, Afro, Ambient, Baltimore Club, Chicago, Chill, Dark, Disco, Dream, Electro, Epic, Ethnic, Euro, Filtered, Freestyle, French, Funky, Garage, Ghetto, Gospel, Handbag, Happy, Hard, Hi NRG, Househop, Italo, Jacking, Jazzy, Kwaito, Merenhouse, Minimal, New York, Nu-NRG, Progressive, Pumpin’, Scouse, Soulful, Tech, Track, Tribal, Vocal) olan house, ‘90’ların ikinci yarısında öyle popüler oldu ki U2’dan k. d. lang’e (1961- ), Depeche Mode’dan Toni Braxton’a ( 1969- ) dj’lerinin elden geçirmediği, karıştırmadığı şarkı-cı, grup kalmadı!

Türkiye’nin house müzik yapılan ilk gey kulübü ‘84’te Taksim’de Ceylân Çaplı tarafından açıldı: Club 14. “Sanat güneşi” Zeki Müren’in büyük destek verdiği Club 14’ü, ‘90’larda, İstanbul’da, yine Çaplı’nın işletmecisi olduğu “gey kültürünün oluşması için çeşitli yayınların yapıldığı” dans müziği istasyonu Radyo 2019 izleyecekti.

Türkiye’deki ilk Türkçe house örneğini Yonca Evcimik verdi. Çok büyük çıkış yaptığı ilk albümü “Abone”de bir Earth, Wind & Fire klasiği olan “Fantasy”yi Black Box düzenlemesiyle seslendiren Evcimik’i (“Yalancı Bahar”, ‘91), Sezen Aksu (“Değer mi”nin remiksi ve “Hadi Bakalım”, ‘91), Deniz Arcak (“Zehir Ettin”, “Nerde”, “Yağmurdan Kaçarken”, ’93), İzel, Çelik, Ercan (“Bitmesin Bu Rüyâ”, ’93), Rüyâ Ersavcı (“İzle Beni” albümü, ’93), Demet (“Kınalı Bebek”in Sarp Özdemiroğlu ve Tansel Doğanay remiksleri, ‘94), Seden Gürel (“Meselâ”, ‘94), Soner Arıca (“En Güzel Serüven”, ’94), Ufuk Bigay (Çiler ile “Bir Numara”nın remiksi, ‘94), Ufuk Yıldırım (“Çabuk Gel Annem”in “The Remix”i, ‘94), Ajlan (“Bağışlamam”, ‘95), Aşkın Nur Yengi (“Deli Gönlüm”, ‘95), Kenan Doğulu (“Yaparım Bilirsin”in remiksi ve “Kaşık Kaşık”, ‘95), Çiler (“Uçalım mı?”, ‘95), Ahmet (“Express”, ‘96), Aylin Livaneli (“Hadi Gel Uzatma”, ’96), Candan Erçetin (“Umrumda Değil” şarkısının Kıvanch K remiksleri, ‘96), Gökhan Tepe (“Bayıldım”, ’96), Mustafa Sandal (“Bir Anda”nın remiksi, ’96), Şahsenem (“O Bu Gece Gelecek”, ‘96), Tuğçe San (“Tuğçe San” albümü, ‘96), Umay Umay (“Edepsiz” ve “Naylon”, ’96) gibi şarkıcılar ve topluluklar izledi.

http://www.youtube.com/watch?v=Mx-3dgqa4l0

House müziğin adını koyan Yaşar olacak (“Divane” şarkısının Tansel Doğanay ve Sarp Özdemiroğlu tarafından yapılan “House Mix”i, ‘96), Türkiye’deki ilk Kürtçe house örneğini ise Rojin verecekti (“Hejayi”nin Volkan Şanda “Kürtçe Remix”i, ’03). House, 2000’lerin Türkiye’sinde popülerliğini sürdürecek ancak bu bile Batı’daki gibi başlı başına house müzik icra eden yorumcuların ve/ya da prodüktörlerin varolmasına yetmeyecekti.

‘30’ların Carmen Miranda’sı (1909-1955); ‘40’ların Ethel Merman’ı (1909-1984), Édith Piaf’ı (1915-1963); ‘50’lerin Eartha Kitt’i (1927- ), Patsy Cline’ı (1932-1963); ‘60’ların Nana Mouskouri’si (1934 – ), Shirley Bassey’i (1937- ), Joan Baez’i (1941- ); ‘70’lerin Dalida’sı (1933-1987), Deborah Harry’si (1945- ), Chaka Khan’ı (1953 – ); ‘80’lerin Lisa Stansfield’i (1966 – ) varsa ‘90’ların da “istediğini hissedip hissettiğini yaşayan” Kristine W.’su (1963- ), Björk’ü (1966- ) ve “özgür” Ultra Naté’si (1968- ) olacaktı.

Müzikteki değişim(ler)in 12 Eylül’ün etkilerini yeni yeni atlatmaya başlayan(?) Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmazdı. ’80 kuşağı büyümüştü, kendini ifâde etme zamânı gelmişti, “biraz canlanmak, kımıldamak” istiyordu. ‘80’lerin sonunda Oya & Bora (“Seninle Beraberim – Akvaryum”, ’87), Emel-Erdal (“Alâturka Benim Canım”, ’88) ve Hâkan Peker (“Bir Efsâne”, ’89) ile başlayan yeni jenerasyon Türkçe pop dalgası 1990’da Aşkın Nur Yengi, 1991’de Hârun Kolçak; İzel, Çelik, Ercan; Yonca Evcimik gibi isimlerle deyim yerindeyse bir tsunamiye dönüştü. Kıyafetlerden şarkı sözlerine eskisiyle, yenisiyle bir gullüm (camp) çağı yaşandı. “Mor Menekşe” Nilüfer (‘88); “Bana Bana” Grup Pan, “Şıkı Şık” Nil Burak (’89 ); “Ali Desidero” MFÖ (‘90); “Sarhoş” Akrep Nâlân, “Şık Lâtife” Ayşegül Aldinç, “Barmen Minik” Hâkan Peker, “Mahmure” Nükhet Duru, “Abone” Yonca Evcimik, “Otuz Beşe Bakla”, Zerrin Özer (’91); “Lâle” Leman Sam, “Aynı Nakarat” Nâzan Öncel, “Bum Bum” Seden Gürel (’92); “Baba” Rüyâ Ersavcı, “Leylâ” Zuhâl Olcay (’93); “Rakkas” Sezen Aksu, “Kaçın Kurası” Sibel Tüzün (’95); “Tâzem” Ajda ve “Ha Ha Ha” Tuğçe San (’96) “Bigudi”li Füsun Önal’ı bile hayret ettirecek türdendi! Devir, cilâlı imaj(cı)ların devriydi. Cinsiyet rolleri, cinsel kimlikleri belirsiz(leştirilmiş) popçular “in”, maço arabeskçiler “out” olmuştu, ilk hedef “megastarlıktı”!

Umay Umay (1966- ), Gökhan Kırdar (1970- ) ve Fâtih Ürek gibi (eş)cinselliği bilinen müzisyenlerin ilk albümleri bu dönemde piyasaya çıktı. Kariyerine 1986’da başlayan “Kezban” Ürek ilk albümünün sefâsını 1993’te yapabilecek (Yaktı Yaktı), “Benim için aşk, ruhumun, bedenimin, kalbimin, düşlerimin tensel duygularımın hayat içinde çok farklı, çok coşkulu ve çok büyük bir derinliğe akmasıdır ve orada karşıtını bulmasıdır ve o karşıtımla birlikte yolculuklara çıkmamdır, onu bir ülke gibi keşfetmemdir. Bir erkeği ya da kadını, kiminle berabersem.” diyen Umay Umay ise Türkiye’nin ilk kendi irâdesiyle açılmış müzisyeni olarak eşcinsel-lik târihindeki yerini alacaktı [Kadın transeksüel Bülent Ersoy’un “kendi irâdesi”, kadın transvestit Zeki Müren’in ise bizzat “irâdesi” çok tartışmalıydı!]. Nâzan Öncel (“Gidelim Buralardan”, “A Bu Hayat” ), Ayşegül Aldinç ( “Bir Kız”, “Aylardan Mayıs”), Zuhâl Olcay (“Yalnızlığım”, “Süreyya”), Yıldız Tilbe ve Bânu Alkan ise eşcinsel-lik ikonu olmaya adaydı(r). Gel zaman git zaman medya gibi popüler müzik de hak ettiği Türkiye’yi buldu.

“Türk gençliği” kendine ge(tiri)lmeliydi, muhtaç olduğu erkeklik damarlarındaki asil kanda mevcuttu! “Sonradan şehirli, karşıcinselci, maço erkek popu”, ‘90’ların ikinci yarısında ortalığı kırıp geçirmeye başladı. Aldo ve Dr. Bilâl ilk kurbanlardandı, unut(tur)uldular. Devir, “haftasonları önlerinde bir tek içecekle masaları saatler boyunca ele geçirip etrafı süzen varoş gençlerinin, keplerini kafalarına ters geçirmiş bol tişörtlü zengin semt çocuklarının ve araba anahtarlarını şakırdatan saçları jöleli genç erkeklerin”(103) devriydi. Türkçe pop(çu) kılığında dönüş yapan arabesk(çiler) ikinci baharını yaşamaya başlamış, Hakkı Bulut murâdına ermişti. Şimdi moda haftasonları gey kulüplerinden çık(a)mayıp “Gey ( Lezbiyen ) misiniz?” sorusuna “Hayır” yanıtını vermekti. Gey kulüpleri artık “eşcinsel olmadığını” söyleyenlerindi!! Bir sirk maymunları, bir kulüp geyleri… Eğlence şahâneydi! Varsın geri kalan zamanlarda ayrımcılığın, fobinin bini bir paraya olsun. Ne keder, ne gam!

2000’leri yaşadığımız şu günlerde disko, house ve techno’nun bayrağını müzik tanımını şâibeli hâle getirecek kadar elektronik “türler” devralmış gibidir. Judy Garland’ın torunlarını, Diana Ross’un kızlarını ne kadar mutlu ederler bilinmez ama şanslarının Eminem (1973 – ) gibi rap’çilerden fazla olduğu kesin.

Yazar Deniz Yıldız

Öneriler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

9 Paylaşımlar
Paylaş9
Tweetle
Paylaş
Pin