fbpx   .  

2021’in En Favori 10 Kuir Filmi

Yılın sonuna yaklaşırken, herkesin tek istediği şey iyi bir film. Kuir sineması, çokça duyurulan ödül tuzağı olmadıkça bu listenin başında her zaman yer almaz, ancak bu yıl bir istisna yapıp kuir sinemasını es geçmemelisiniz. Öne çıkan LGBTİ+ filmlerinden oluşan listemizde sıradan gençlik hikayelerinden çok daha fazlası var; araba orgazmları ve cinayetlerden masajlara ve sessiz sohbetlere kadar her şey var.

En sevdiğiniz filmlerden bazıları eksik olabilir, ancak hepsini dahil edemeyiz. Jane Schoenbrun’un We’re All Going to the World’s Fair’i ve Bertrand Mandico’nun After Blue’su gibi harika eserler, yalnızca festivallerde gösterime girdikleri için liste dışı bırakıldı, ancak gelecek yıl bu filmleri de listede görebilirsiniz.

 

Bahsetmek istediğimiz diğer favoriler arasında Isabel Sandoval’ın kısa filmi Shangri-La; Barb & Star’ın biseksüel güzelliği Vista Del Mar’a, ve Bruce LaBruce’un son kitabı Saint-Narcisse var.

No Ordinary Man

Diğer belgeseller, trans izleyiciler için görünürlüğün ne anlama geldiğine ve tarihin bugünü nasıl etkilediğine dair yüzeyden bakıyorlar, ancak No Ordinary Man daha yoğun ve daha derinlemesine bir yaklaşım benimsiyor. Sadece hayata bir bakış sunmakla kalmıyor.

Trans olduğu ortaya çıktığında 1989’da ölümü magazin basınında büyük yankı uyandıran Amerikalı caz müzisyeni Billy Tipton’ın, bir dizi trans sanatçı ve aktörle işbirliği yaparak çalışmalarına yeni bir anlam kazandırıyor. Film, trans erkeklerin trans olmanın onlar için ne anlama geldiğine dair incelikli konuşmalar sunması için zekice bir alan açarken, Tipton’ın günümüzdeki etkisini bağlamsallaştırıyor.

9Days

Tsai Ming-Liang’ın en son filmi kesinlikle gizli ve sessiz bir hazine. 9 Days, karakterleri arasındaki bütün diyaloglarda altyazılardan  kaçınarak, izleyicinin bunun yerine beden dilinin nüanslarına dikkat etmesini sağlıyor. Bu, tanışan ve sonra ayrılan iki erkeğe odaklanan, bazı izleyicilerin sabrını sınayabilecek uzun karamsar çekimler ile ortaya çıkan meditatif ve melankolik bir film. Ancak filmin, özellikle tercüme gerektirmeyen tahrik edici masaj sahnesinde, inkar edilemeyecek bir erotizm ve samimiyet var.

Benedetta

Paul Verhoeven’in Benedetta’sını sadece “lezbiyen rahibe filmi” olarak baştan savmak kolay olurdu ve çoğu kişi yapımcının bu film ile Showgirls’ün komedi seviyelerini hedeflemesini bekliyormuş gibi geliyor. Şüphesiz, bu kadının hikayesinde bir miktar gülünçlük var ama Verhoeven burada daha çok din ve inancın siyaseti ve teatralliği ile meşgul. Filmin merkezindeki üçlü aktris (Virginie Efira, Charlotte Rampling ve Daphne Patakia), Katolik kilisesinde bir kadın olmanın getirdiği fedakarlığa uyum sağlama çabasını gösteren performanslar sergiliyor.

The Lady and the Dale

Son yıllarda gerçek suç belgesellerinin yükselişi çoğunlukla boşuna oldu. Zackary Drucker ve Nick Cammilleri’nin trans dolandırıcı Elizabeth Carmichael’ın uzun ve vahşi gerçek hikayesini vurgulayan inanılmaz belgeseli The Lady and the Dale, türdaşlarından farklı hissettiriyor. Son derece tatmin edici, gerçek bir suç anlatısının yaptığı gibi ana karakterin hikayesini kullanmak yerine, Carmichael’ın kişiliğinin benzersizliğini vurgulayan eğlenceli animasyonlarla belgeseli harmanlıyor.

The American Wife

Pulitzer’e aday gösterilen Circle Jerk ile This American Wife’ın bu yılki prodüksiyonu arasında tiyatro ve medya şirketi Fake Friends, pandemi boyunca sürükleyici sanal işler sunuyor. 2021’de talep üzerine yayınlanan canlı performans ve filme alınmış sekansları harmanlayan bir oyun olan The American Wife, sinematik olduğu kadar teatral ve yapaylıkla olduğu kadar gerçeklikle de uyumlu. Oyuncuları ve yıldızları – Michael Breslin, Patrick Foley ve Jakeem Dante Powell – The Real Housewifes’a kafayı takmış durumdalar ve kendilerini gerçeklik etraflarında çökmeye başlarken en sevdikleri realite yıldızları hakkında alıntılar yaparken ve hikayeler anlatırken buluyorlar. Bu sanatçılar tarafından atılan her alıntıyı yakalayabilen sadece Housewives hayranları için değil, gerçeklerden kaçmanın mümkün olup olmadığını analiz etmek isteyen herkese hitap edecek.

Titane

Titane hakkındaki yorumların çoğu, ne kadar çılgın olduğu ya da bir arabadaki seks sahnesi hakkındaydı. Evet, Julia Ducournau’nun Titane’ı tüm bunlardan ibaret, ama aynı zamanda başka hiçbir şeye benzemeyen bir baba-evlat bağı oluşturan bir itfaiyeci ve bir dansçı hakkında güzel bir kuir sineması eseri. Bu, kendimize ve birbirimize verdiğimiz acıyı ve bu travmadan ne kadar karmaşık bir şekilde kurtulmaya çalıştığımızı anlatan bir film.

North By Current

Belki de yılın en eşsiz ve kişisel kuir filmi, deneysel bir deneme ile keder içinde seyreden bir aile hakkında çekilmiş, Angelo Madsen Minax’ın North by Currentidir. Minax, bebek yeğeninin ölümünü, gergin ilişkileri ve aile geçmişini keşfetmek için bir başlangıç noktası olarak kullanarak, ailesinin güzel (acı verici olsa da) bir portresini çiziyor. Bu film ölüm, bağımlılık, translık ve yeniden doğuş gibi temaları işliyor. Geçmiş ve şimdinin birbirine dokunduğu için ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anlatıyor.

Summer of 85

Fransız yönetmen François Ozon, Sea the Sea ve Criminal Lovers’dan The New Girlfriend ve Frantz’a kadar her şeyi kendine özgü kuir dokunuşuyla doldurarak, on yıllardır başyapıtlardan başka bir şey sunmuyor. Eşcinselliği yargılamadan betimleyen ilk genç yetişkin romanlarından biri olan Aidan Chambers’ın Mezarımdaki Dansı uyarlamasının, şimdiden heyecan verici bir esere büyük bir katkı sağlaması şaşırtıcı değil. Bu, iki genç erkek arasındaki ilk aşk hakkında bir hikaye ama aynı zamanda gençliğimizde kurduğumuz ilişkilerin ötesinde büyümeyi öğrenmekle ilgili bir hikaye. Call Me By Your Name’in olmasını istediği türden bir dönem parçası; aslında sınır tanımayan ama yine de izleyen herkese çekici gelecek bir film.

Wheel of Fortune and Fantasy

Bu yıl herkes Ryusuke Hamaguchi’nin Drive My Car’ı hakkında konuşurken, bu mükemmel film yapımcısının bir başka filmi de aynı derecede önemli. Wheel of Fortune and Fantasy, her biri benzersiz bir ilişkinin sıkı bir keşfi olan üç kısa öyküye ayrılıyor. Hepsinin içinde kuir bir tema geçiyor, basit bir şekilde sahnelenmiş konuşmalarda erotizm ve kalp kırıklığı arasında gidip geliniyor, ve üçüncü kısa film, birlikte liseye gittikten yıllar sonra karşılaşan ve geçmişlerini birlikte keşfetmeye başlayan iki kadını anlatıyor.

The Power of The Dog

Jane Campion’un son eseri Bright Star’dan bu yana on yıldan fazla bir süredir sinemaya dönüşü, her zamanki gibi oldukça kuir. Thomas Savage’ın The Power of the Dog’undan uyarlaması, tamamen erkek olmanın ne anlama geldiğini incelemeye ve sorgulamaya adanmış bir batı neo-noir başyapıtı. Film, Phil (Benedict Cumberbatch) ve kardeşi George’un (Jesse Plemons), George’un dul bir kadını (Kirsten Dunst) kuir oğluyla (Kodi Smit-Mcphee) yanına almasıyla, hayatlarının kökten değişmesinin hikayesini anlatıyor. Onların varlığı George’a neşe getiriyor ama yeni baldızına işkence etmek için elinden gelen her şeyi yapan Phil için hayal kırıklığından başka bir şey getirmiyor, bir zamanlar cinsel yönelimi için alay ettiği genç erkeği kanatları altına almak da dahil.

The Power of The Dog, yalnızca hegemonik erkekliğin toksisitesini analiz etmekle kalmıyor, bunu kuir erkekler ve kadınlar arasındaki (hem kadınları koruma hem de onlardan nefret etme arzusu) dolu ilişkilere de genişletiyor. Catherine Breillat’ın Cehennemin Anatomisi’nden çok uzak değil ama filmindeki her şeyin açıkça ifade edildiği yerde, Campion örtük olanı kucaklıyor. Şiddet ve erotizm duygusu gün gibi ortada (bu kadar fallik imgelere sahip bir filmde nasıl olmasın?) ve her filmi her tekrardan izleyiş, bu derin kusurlu insanların dağınık motivasyonlarını anlamada yeni perspektifler getiriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.