Güz Sonatı

 Güz Sonatı
Digiqole ad

Uzun zamandandır görmediğim arkadaşımla buluşmak için yollara düşmüştüm. Ebeveynlerimin zoruyla taşındığım yerli banliyölerimizden birinde konakladığımdan, şehir merkezine ulaşmam bir süreç alıyordu. Adeta işkenceye dönen bu yol bilmecesi zamanla bir ezbere dönüştüğünden, alışkanlık haline gelen bu ruh halim zamanla yorgunluğun üstesinden gelmeyi bilmişti.

Bu başarının getirdiği kıvançla düştüğüm yolda, yurtdışına yerleşmiş arkadaşımın, vatan hasretiyle geldiği bu canım topraklara ayak basar basmaz ilk beni görmek istemesi, sahip olduğum motivasyonun ana temasını oluşturmuştu. Ne de olsa her yolculuğum malum ped reklamında aylık periyodundan hoşnutsuz kalan genç kızın matrix filminden alıntı yapılırcasına, bir düşsel odaya alınıp, yeni ürünün (programın) getireceği konforla daha mutlu olacağı iknası, mimiklerime yansıyan bir frekansa dönüşecekti. Tam bu frekansın ortasında şehir merkezine yakınlaşır yakınlaşmaz gördüğüm bulut kümeleri ve onun getirdiği serin ürperti, gelecek güzün habercisi olacaktı.

Şemsiyenin geyler için vazgeçilmez bir aksesuar olduğunu düşündüğüm 40’lı yıllardan beri yağmurlu havalarda elimden düşmemesi belki bundandı. Alışkanlığın, güz yağmurları başlamadan elime dolanması, Japon kadın turistlerle aynı kan bağına sahip olduğum ya da önceki hayatımda bir geyşa olduğum inancıyla pekişen bir psişik yansımanın ürünü olabilir miydi? Artık metrobüs, benim için bir ulaşım aracından çok astral seyahate çıkma sürecinde ürettiğim yeni bir metafora dönüşmüştü. Gey bir beyaz türk olarak geldiğim dünyaya, önceki hayatta trans bir geyşa olma ünvanını da taşımıştı bana. Hem de bir şemsiyeyle ☺

Hızlı adımlarla Şişli-Mecidiyeköy hattından yol aldığım anda başımdan bir nostalji rüzgarı esti. Şehir merkezi yoğun kalabalığı ve yoruculuğuna rağmen güzeldi. Bunu Nişantaşı’nda kâğıt toplayan roman kızlarının kıyafetlerinde bile görebiliyordum. Dar pazenlerin bel kısmına sarılmış tokalı kemerler adeta Marc Jacobs imzalı birer şaheserdi sanki. Burası, Nişantaşı’ydı! Nişantaşı, İstanbul’un kartvizitiydi. Son yıllarda türeyen avm cehennemine rağmen kentin yegâne gustosuydu. Orası, fantezilerin hayat bulduğu yerdi. O fanteziler ki ideolojilerimizin ana merkezini oluşturan unsurdu. Sokaklar, yazgıya boyun eğen kölelere dönüşmüş, suskunluk yeminine bürünmüştü. Bu arzuya direnenler, S/M gey çiftlerin kodlu iletişimine ayak uyduran şifreyi, üzerine binlerce kez basılan çizmelerle gizlemeyi bilmişlerdi. Sessizlik kimi zaman olağanüstü bir güçle kendini, duygunun kalıptan dışarı taşmış ruhu olarak benimsettirir. Böyle zamanlarda sessizlik sözden daha etkilidir.

Öğleye doğru sessizlik bozulmuştu. Sessizliği bozan, Beşiktaş’a inerken bir ilkokul parmaklığının rengârenk boyanmasıydı. Bir özgürlük bilincinin, yeni eğitim sürecinde nasıl bir tutukluluk haliyle verileceği kararlaştırılmıştı. Tutarlı olamamanın yarattığı bu fantezilerin doldurduğu içi boş gökkuşağı bir yalana kanmıştı. Ülkece görüş açımızın belirsizliği bizi bu düşlere meyletmişti. İstanbul güze bürünmüş, gökkuşağının temsil ettiği her değer bir bir uykuya dalmıştı.

Hâlbuki hayat güzeldi. Laf olsun diye karşı çıkışlarımızı bir yana koyarsak, hayatın temelinin güzelliklere adandığını görebilecektik. Tıpkı, yoluma devam ederken karşıma çıkan bir travestinin yeni yaptırdığı “titalarını” gururla sergilemesi gibi. Hayat, küçük şeylerden zevk alma sanatıydı. Yeni bir mevsime, yeni bir dostluğa uzanırcasına sokakta yürürken, Fransa’daki eşcinsel kadınların yapay döllenmeyle çocuk sahibi olmaları önündeki engelin kalkması haberini duymanın coşkusuydu. Eve dönerken, son ulaşım aracım olarak bindiğim otobüste, muavinin sıkışıklığa yakınan kalabalığa, ortalara ilerleyin dedikten sonraki mesajıydı: Rahatlamak elinizde!

Öneriler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

0 Paylaşımlar
Paylaş
Tweetle
Paylaş
Pin