fbpx   .  

Sevme Desem de Ne Olur Sev Beni

Hayatın tesadüfleri sevmediği anlar çoktur. İhtimalleri, hayalleri daraltır bu durum; ama gerçektir. Güçlü ve kısmen bükülmez bir gerçek. Bunu kıran bir koridor ararken yolunuz masallara ve romantik komedilere çıkar. Ne güzeldir ki hayat zengin-fakir demeden kavuşturur. Böylece içiniz biraz rahatlar. Fakat baştan gitmeyen akıl size şunu hatırlatır; tesadüfün kavuşturduklarından çok tevafuğun ayırdıklarındadır bu dünyanın gerçeği… O zaman koşulsuz bir teslimiyete mi hapsolalım? Olmayalım, zaten olmadığımız yerde başka bir gerçek yatıyor. Mek’an Sahne’nin yepyeni oyunu Tevâfuk, çoklarımız için bu “başka gerçek”in ihtimalini aralıyor. Her ne kadar karamsar bir son arzulamış olsalar da işler çok da onların düşündüğü gibi olmuyor bazı seyirciler için.

Lüks bir otel odası. Yirmilerinde iki oğlan. Biri feleğin çemberinden geçmekte olan, sokağı, geceyi, niyetleri iyi bilen Halit. Diğeriyse tedirgin, toy, tereddütlü biri. Halit bulunduğu odanın yabancısı. Diğeri için sıradan bir oda orası. Halit konuşkan, açık; ama diğeri sessiz, belki de heyecanlı. Her türlü karşıtlığı yakalamış iki karakter bir odanın içinde oyuna başlıyorlar. Onların oyun alanı bizim seyir alanımıza dönüşüyor. Halit daha çok kendiyle, diğeri sınıfsal konumuyla var sahnede. Karakterler konuştukça, birbirlerine baktıkça gizlemeye çalıştıklarını çıkarıyorlar ortaya. Birinin korktuğu şey ötekinin yaklaştığı, birinin imkânsızı diğerinin umudu oluyor. E diyorsunuz içinizden filmler gibi olsa ya bu oyun. Kırılsa ya bu mesafe. Kucaklaşsalar, öpüşseler, kavuşsalar ya artık… Çünkü insanın gözlerinin önünden “imkânsız”ı geçirmek kabul edilir şey değil. Fakat oyun melodram estetiğini de arkasına alıp bu imkânsızın kötü hatıralarını bir bir hatırlatmak istiyor.

Gerçekçi tercih

 

Stephen Frears’in artık klasikleşmiş My Beautiful Laundrette’ını Daniel Day Lewis’in yüzü suyu hürmetine olduğu kadar Fears’ın kurduğu yapı içinde kim olduklarını sorgulamadan Ommar ve Johnny’nin tutkulu birlikteliğine tanıklık etme şansı sunduğu, bizi onlara inandırdığı için de sevmiştik. Fakat işler çok da arzuladığımız gibi gelişmiyordu. Zaten 80’lerin İngiltere’sinde Pakistanlı bir gencin bir İngiliz’le aşk yaşamasının her şeyden önce ırkçı bakışlara maruz kalan bir birliktelik olduğu, sonrasında zamanın kimi ne hale getirdiğini nedenleriyle görmek mümkündü. Eşcinselliğin bu koşullarda bir alt tema olarak varlık gösterdiğini okuyabiliyorduk. Zaman ırkçılığın ve paranın üstesinden hâlâ gelememiş olduğundan insanın temel engelini sınıfsal çatışmaya dayandırmak gerçekçi bir tercih. Mek’an Sahne de kısmen bunu yapıyor. Ekibin en büyük marifeti yaşanılan duygu yoğunluğunun, yakınlaşmanın, kavuşamamanın, arzunun, kucaklaşmanın, dertleşmenin, yavaş yavaş aşka düşmenin seyirci zihnindeki ayrılıkçı okumalarının yolunu kapatabilmesinde, cinsellikte tanımlama yapmadan oyundaki durumlara kapılmayı sağlayabilmesinde. Çünkü burada da temel çatışma olan toplumsal sınıf her şeyin üstünde bir ayrışmayı gözler önüne serecek güçte.

8608Birbirini düşünen oyuncular

 

Ahmet Melih Yılmaz şu zamanlarda hem Ankara hem de İstanbul’da dört ayrı oyunda bambaşka performanslarla seyirci karşısına çıkabilen her yanı tiyatro bir oyuncu. Bu durumdan da sebep seyircinin üzerindeki etkisi, bilinirliliği çok. Niyeti bu sempatiyi arkasına almak değil, uzaklaştırıp kendine yeni bir oyun alanı yaratmak belli ki. Çünkü Melih Yılmaz, karakteri gereği seyircinin coşkusunu katlayabilecek bir alana sahip olmasına rağmen top çalan bir oyuncu olmak yerine, pas atma cömertliği gösterip kendini fazlasıyla kontrol altına alma özeni içinde. Bu cömertliği, karşılıklı oynadığı Barbaros Efe Türkay için bir lütuf değil elbette. Çünkü Türkay da toy, bulunduğu odada nasıl davranması gerektiğini bilemeyen, tedirginliği rahatlamasına engel birinin bedensel formunu yakalama noktasında fena gitmiyor. Partnerinin karşısında dirençli ve etkili biri. Dikkat çekmeye yönelik oyunculuk fazlalıklarına yeltenmiyor. Yormayan, temiz bir üslubu var. Fakat…

Temas eşitleyicidir

Fakat Şâmil Yılmaz’ın metninin Türkay’ın karakterinden çok geldiği sınıfa yakınlaşmak istemesi karakterin boyutlarının açığa çıkmasına engel gibi. Örneğin Halit’i, aşkı ifade biçiminin aşkı olumsuzlaması, inkârı, değersizleştirmesi olduğunu öğrenecek kadar tanıyor, terminolojisini bile çözüyorken; diğerinin gel-gitlerini, varsa şımarıklığını, cesaret-korkaklık çatışmasını, insana özgü “değişik” hallerini görmemiz pek mümkün olmuyor. Hakkında en çok kullanabileceğimiz ifade “ürkek” belki de. Buna karşılık Halit etiyle, kanıyla varlığını hissettiren bir karakter. Bu durum, sınıfsal çatışmada “zengin” tarafın maddeye bulanmasıyla ilgili bilinçli bir tercih olarak da okunabilir elbette. Ama yine de bir tutam daha denge istiyor insan. Daha doğrusu oyunun marifetlerine bunu da dahil etmek istiyor.

Yönetmen Sezen Keser ve Yılmaz rejide, oyunun dokusunu bozacak herhangi bir fazlalığın peşine düşmemiş. Sınıfsal farklılıkları kırma noktasında ara ara eşitleyen bir zemine de dönüşen yatak çok şey ifade ediyor zaten. Bu, daha çok birbirine temas etmenin eşitleyiciliği. Oyuna eşlik eden Gülden Karaböcek’in Otel Odaları şarkısı işin “acıklı” boyutunu katmerleyen bir tercih. Bir yanıyla gözleri yaşartan, öbür yanıyla kahkahalar attıran bir duygusal doku içinde yer yer kaymalar da yaşamak mümkün. Fakat bu kaymalar oyunun kurmaya çalıştığı etkiyi dağıtan bir durumdan çok biraz da seyirci özgürleşmesi belki de. Üretenlerin öngörüsünden öte hissettiğini tereddütsüz gösteren bir özgürleşme. Ankara’dan Mek’an gelmiş denilince İstanbul seyircisinin bir bayram havası estirmesi nedendir diye soranların önüne bir oyun daha koyabilmek bir “tesadüf” olmasa gerek.

Mek’an Sahne iletişim: 0 506 163 05 04
Twitter, Facebook ve internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Evrensel

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.